10 Ocak 2022

Viona- Onur Saflı

“Ah bu katı, kaskatı beden bir dağılsa,

Eriyip gitse bir çiy tanesinde sabahın!

Ya da Tanrı yasak etmemiş olsa,

Kendi kendini öldürmesini insanın!”

Hamlet – William Shakespeare

Karanlık kayın ormanı, pus ve karla kaplıydı. Tepeler soğuk gölgelere dolu, ölüm sessizliğiyle lanetlenmiş gibi kimsesiz ve boştu. Sayısız ağacın köşelerinde hüzünlü kış bitkileri bitmişti. Nergislerin ve çuha çiceklerinin rayihası sessizlikte dans ediyordu. Her taraftan ölü, kaskatı, insanı derin uyku ve hülyalara sürükleyen bir rüzgar esmekteydi. Derken sessizlik bozuldu. Derin karın üzerinde kibarca yürüyen Viona, sepetine bulduğu şifalı çiçekleri ve bitki köklerini dolduruyor, karın üzerinde bir ceylan gibi seke seke geziniyordu. Ara sıra durup, kayın ormanının tekinsiz ve kimsesiz köşelerinden süzülüp gelen rüzgarı yüzüyle karşılıyor, derin, çok derin nefesler alarak çıplak ve bembeyaz dalların arasından gökyüzünü izliyordu. Ormanın uzak serhatlarında ufak bir kulübede yaşıyordu babasıyla birlikte. Ancak babası, acımasız ve kör talihin dokunuşuna kurban gitmekteydi. Her gün daha fazla öksürüyor, mendilleri kıpkırmızı kanla bulayana dek durmuyordu. Viona, her gün ve her gece ormanı arşınlıyor, umutsuz bir edayla şifalı bitkileri kulübeye götürüp babası için kaynatıyordu.

“Bugün nasılsın babacığım?” cevap hep aynıydı. Babası başını öne eğip çatlayana kadar öksürüyor ve konuşamıyordu. Hem babası için gece gündüz demeden karlı tepelerde, tekinsiz ağaçlık vadilerde yürüyor, hem ocağa odun atıp, yemek pişiriyordu. Tüm bunların üstesinden gelmek onun için külfet değildi. Civar bölgede çok az olan insan nüfusu tarafından erdemi ve dirayetiyle bilinirdi. İnsanlar onun kestane rengi buklelerini görmek için bilerek yollarını uzatıp kulübenin yakınından geçerlerdi. Gözleri koyu kahverengi, parlak, pasparlaktı. Vücudu biçimli ve dayanıklıydı. Viona güçlüydü. Viona güzeldi. Viona sabırlıydı. Onun hakkında söylenenler hep bu yönde olur ve hep doğru çıkardı. Fakat günden güne daha kötüye giden babasının kahredici görüntüsü onu büyük sıkıntılara sürüklüyordu. Bir sabah uyandığında... babasını kaskatı bulmaktan çok korkuyordu. Ölüm! Ne keder verici, ne korkunç, ne büyük bir düşmandı ölüm! Kaçmak mümkün değildi, bir köşeye atıp görmezden gelmek de mümkün değildi. Gümüş kordon bir gün kopacak, ruh bedenden sonsuzluğa doğru yükselecekti, ötesi yoktu. Viona, ak yüzündeki hüzünlü göz yaşlarına aldırmadan, umutsuzluğa düşmeden babası için çabalıyordu ancak... hastalık, sefalet ve meşakkatle dolu bu dünyayı bir türlü kabul etmek istemiyordu.

“Benim için yaşa!” diye bağırmak istiyordu babasının suratına ancak bu hiçbir şeyi değiştirmezdi. İnsan elbet kendisi için yaşamalıydı fakat ölüm gerçeği özneyi ve bilinci ortadan bir kılıç gibi ikiye yarıyordu. Benlik taşkın suların, çalkantılı nehirlerin, bilinçsiz kayaların pek üstündeydi ancak o da sonluydu, her şey gibi... Viona güçlüydü, Viona güzeldi, Viona sabırlıydı. Fakat zaman, gücünü elinden alıp zayıf ve muhtaç düşürecekti onu. Güzelliği bir çiçek gibi solacaktı. Sabrı bir gün can sıkıntısının ağırlığı altında ezilecekti. Bir gün ölecek ve hiç kimse tarafından hatırlanmayacaktı. Tıpkı babası gibi... Ölüm! Ne yaman düşman ama... Viona gözlerini dalların arasından sızan güneş ışığına dikmiş bunları düşünüyordu.

O gece sabahlara kadar kadar titreyerek bekledi ve yıldızlı göğü izledi penceresinden. Uyuyamıyor ve bir şeyler yiyemiyordu. Tek düşündüğü babasıydı. Dışarıda, zemheri soğuğunun ve ay ışığının altında karlara uzansam, oracıkta, öylece beklesem ve bu zulüm sabah vakti bitmiş olsa, diye düşündü. Nitekim hepimizin beklediği şey bu değil miydi? Ölüm! Yakınlığı da, uzaklığı da asla belli olmayan kara düşman... "Bir dakika sonra mı, bir asır sonra mı kapıyı çalacak, acaba bilincimi ne zaman o zalim elleriyle ortadan kaldıracak?" diye düşündü. Gözleri döşeğinde kıvranıp durarak uyuyan, ara sıra öksürük nöbetlerine kapılan babasına dikildi. İnsan bedeninin hızlı değişimi, var oluşun kofluğunu göz önüne sermiyor muydu? Bir gün ben de bu döşeğe hastalık ve sefalet içinde yığılacağım, hiç kimse yanımda olmayacak, diye iç geçiriyordu. Birden bire sarsıldı, ruhu bedeninden taşıp fışkıracaktı sanki! Korkuyla gözlerini yıldızlı göğe çevirdi. İnsan yalnız, yapayalnızdı. Ellerini açtı ve baktı. Pürüzsüz, yumuşacık, sanat eseri eller... Bu eller çürüyüp gidecekti mutlak yalnızlıkta. Niçin ölümü, yaşlılığı, yalnızlığı ve var olan bütün menfi duyguları zihninde aksettiren bu ürpertici gücün etkisi altında olduğunu sordu kendine. Ocağa birkaç odun daha attı, alevler harlandı, duman kulübenin bacasından koyu lacivert göğe yükseldi.

***

Viona öğlen vakti uyuşuk biçimde uyandığında, korkunç kâbusların, zehirli engereklerin, isimsiz canavarların öfkesinden sonunda kurtulmuştu. Ancak uyanmak, her zaman kurtuluş demek değildi. Fırtına pencereyi hırpalıyordu. Kulübenin çürük kalasları gıcırdıyor, tepelerindeki zayıf dam titriyordu. Babam! Diye düşündü. Oracıkta battaniyelerin altında tir tir titreyen babasını unutmuştu. Hemen kalkıp ocağı yaktı, alevler çıtır çıtır yayıldılar ve oda birkaç dakika içinde ısındı. Öksürük, çıtırdayan alev ve fırtınadan başka ses yoktu. Viona’nın kulakları çınlamaya başlamıştı. Bir çözüm gerek, diye düşünüyordu. Babamı bu illetten kurtarabilmek için bir çözüm... Ama ne? Kapısına gitmediğim hekim, arayıp bulamadığım şifalı ot, içirmediğim ilaç kalmadı. Yumruğunu sıktı, mavi mintanını tutup yırtmak, kendini ateşe vermek isteğiyle dolup taşıyordu. Kimsesiz kalacaktı. Hiç kimsesi olmayacaktı. Eğer babasına bir şey olursa... Birden bire, bu arzu büyük bir bencillik değil mi, diye sordu kendine. Aslında babasının kendi öz varlığı için değil, kendisi için yaşamasını istiyordu. Viona inanamamıştı... Kendisine, bedenine, var olan her şeyine büyük bir tiksinti duydu. Ancak bu yanlış mıydı? "Kes sesini!" diye haykırdı. Oracıkta babası sıçradı.

“Hayrola yavrum?”

Viona cevap vermedi, babasının karnını doyurdu. Ocağa birkaç odun daha attı. Atkı ve paltosunu alıp çıktı ve ak fırtınanın içinde gözden kayboldu.

Kar ve rüzgar çetindi. Kulakları ve burnu kızarmış, güzel gözlerinden yaşlar akmıştı soğuktan. Saçları rüzgarın hışmıyla dalgalanıyor, kalbi küt küt atıyor, zihni kötücül düşüncelerle çalkalanıyordu. Derinlerden bir uğultu gelmekteydi. İçinde bir yankı gibi tekrarlanıp duruyordu. Ölüm! Ölüm! Ölüm! Bu sözcükten başka hiçbir şey duymuyordu. Yürüdü ve ormanın derinliklerinde, uğuldayan rüzgarın, ısırıcı tipinin, etrafta uluyan aç kurtların sesini görmezden geldi. Birden yukarı doğru, dik bir bayırı tırmandığını fark etti Viona. Neyi arıyordu? Neyi bulmaya çalışıyordu? Yoksa bir şeyin arayışında değil de, bir kaçışın mı içindeydi? Arkasına baktı, donmuş gölet çıplak ve masmaviydi. Ağaçların kalın dallarından yere büyük kar kütleleri düşüyordu. Derken uğultu kesildi, kurt ulumaları uzaklaştı. Yerde ayak izleri vardı. Yukarıya, dik bayırın tepesine doğru yükseliyordu izler. Viona kalbini saran derin dehşeti bastırdı, göz yaşlarını sildi, omuz silkti ve izleri takip etmeye karar verdi. Çok tazeydi izler. Fırtına yerde oluşan her çukuru dakikalar içinde kapatıyordu zira. Viona hızlı adımlar atmaya çalıştı, sonra koşmaya başladı. Koş! Diye telkin ediyordu kendini. Koş! İzler kaybolacak. Bir daha şansın olmayacak. Koş!

Bir kez tökezledi ve yere kapaklandı. Ağzı, burnu, saçları her kısmı bembeyaz karlarla kaplanmıştı. Ayağa kalktı, silkelendi ve yine koşmaya başladı. Durmadan bağırıyordu kendine. Koş! Odaklan! Durma! Var oluş artık sadece yukarı tırmanması gerektiği düzleminde bir anlam kazanmıştı. Kendisi ve etrafındaki ağaçlar, nehirler, gökyüzü ona haykırıyordu. Durma! Pes etme! Savaş!

Viona birden yavaşladı. İleride, mağara benzeri kara bir oyuk seçiliyordu. Ayak izleri içeri doğru giderek kayboluyor ve derinlerden, mağaranın kara boşluğundan ince ince kıvrılan bir duman çıkıyordu dışarı. İçeri girmeliyim, diye düşündü. Fırtına daha da şiddetlenmiş ve artık eve dönemeyecek kadar uzaklaşmıştı. Ağır ağır adım attı. Derinleşen karda yürüyebilmek için eteğini tutuyor, donmamak için paltosuna sıkıca sarılmaya çalışıyordu. Mağaranın önüne yaklaştı, içeriden enfes kokular geliyordu. Sanki biri yemek pişiriyor, diye düşündü. Adım attı, sıcak bir rüzgar esiyordu içeriden. Saf karanlık, çıplak ve tekinsiz gibiydi. Ama Viona, gözü pekti. Bir adım bile geri çekilmeden ilerledi ve elleriyle karanlığı yırtarak yürüdü. Kara oyukta kör biçimde yürürken, içinden bir his kokuyu takip etmesi gerektiğini söylüyordu. Karanlığın içine attığı her adım zihninde patlayan kaosu sakinleştiriyor, ruhunu kutsal sularda yıkıyordu. Burada olmalıyım, diye düşündü. Hep burada olmalıydım, beni çağırıyor, bir şey, bir güç beni çekiyor.

Viona durmadan el yordamıyla ilerlerken, duvarlar ıslak ve soğuktu. Yer engebeliydi, görünmez sarkıtlardan yere su damlıyordu. Derken, bir arya işitti Viona. Pek hoş ve davetkârdı bu arya. Islak duvarlarda yankılanıyor, Viona’nın kulaklarına ulaşıyor ve kalbinde en müspet duyguları çiçeklendiriyordu. Bulanık ve ağır ağır süzülen kelimeleri anlamak pek mümkün değildi, ancak insan adımlarını o sese doğru atmaktan kendini alamıyordu. İleride, sağa doğru kıvrılan lomboz gibi bir yolda, hafifçe titreyen bir ışık göründü. Viona sonunda bir şeyleri görebiliyor olmanın da sevinciyle kendini o ışığa doğru attı, nitekim sesler de buradan geliyordu. Bir ateş! Acaba bu zemheride, bu fırtınada, karanlık ve tehlikeli ormanın derinliklerinde müstahkem bir mağaraya kim sığınmış olabilir, diye düşündü Viona. Ses daha da yakınlaştı, ateşin parlaklığı arttı, leziz kokular daha da yayıldı.

Orada, ateşin yanı başında oturan bir kadın vardı. Tek başına şarkı söylüyor, bir yandan taze baharatlarla süslediği etini ateşin üzerinde çeviriyordu.

“Hoş geldin,” dedi başını döndürerek. Saçları olgun bir portakal kabuğu rengindeydi. Yanakları al al, burnu küçücüktü. Gözlerinde şehvet ve tamahkârlık vardı. Viona onun yakıcı bakışları karşısında bir sarhoşluk duymaya başladı. Göksel ve ilahi bir erk yayılıyordu ruhundan. Karşı konulamaz bir güçtü bu. Viona, onun orada oluşuna hiç şaşırmadı... zira, o aslında her yerdeydi. Yaklaştı, daha yakından bakmak istiyordu. Vücudunu saran soğukluk geçmişti, bu kızıl saçlı kadının karşısında terliyor gibiydi ve parmak uçlarından muhayyilesinin en derinlerine kadar onun ruhu tarafından yakıldığını hissediyordu Viona.

“Sen...” dedi güçlükle. “Kimsin sen? Bir gezgin mi? Bir yolcu mu, yoksa bir mecnun mu?” Durdu. Doğru düzgün konuşamıyordu. Kelimeler birbirlerine ipliklerle bağlıymış gibi karmaşık çıkıyordu dudaklarından.

“Bu karanlık ormanda, böyle bir mağarada ne edersin? Yoksa... Bir cadı mısın sen? Yoksa bir Albız mısın?”

Kızıl saçlar dalgalanarak tekrar ateşe döndü. Çubuğa sapladığı eti iştahla ısırırken kahkahaları mağarada yankılandı.

“Kimileri öyle der, kimileri böyle. Bazen hepsiyim, bazen hiçbiri. Ama aslında, ben yalnızca ‘ben’im.”

“Ben” sözcüğü dudaklarından ihtişam ve görkemle çıkmıştı. Kendi var oluşunu her şeyin üzerinde gören bir eda saklıydı bu kelimede.

“Yaklaş, yoldaşım. Yorulmuş ve bitkin düşmüşsündür. Gel! Isın, yemek ye, şarabımdan iç. Dinlen ve güçlen!”

Viona itaat etti. Ateşe yaklaştı ve o da tıpkı onun gibi çöküp oturdu. Ellerini ovuşturdu, üzerindeki karları ve kuru çamuru silkeledi. Onun uzattığı etten yedi ve içeceğini kana kana içti. Viona’nın sarhoşluğu tam yedi kat artmıştı şimdi. Gencecik ömründe içtiği en muhteşem, en leziz sıvıydı bu. Dudaklarından kan gibi damlıyordu yere.

Kızıl kadın mütebessim bir edayla izliyordu Viona’yı.

"Bir arayışın içindesin. Ama neyi aradığını kendin de bilmiyorsun... Bütün insanlar gibi.”

Viona’nın oturduğu yerde başı dönüyor ve kahkaha atma isteğiyle dolup taşıyordu. Bu kızıl saçlı, delişmen kadının karşısında menfi düşüncelere kapılmanın ne derece imkansız olduğunu düşündü. Ayrıca gerçekten de neyi aradığını, niçin bu duvarların içinde olduğunu da bilmiyordu. Ancak bilinmeyen bir sebepten, kalbi güç ve iktidar aşkıyla dolmaya başladı. Kızıl kadın, Viona’nın gözlerinde bunu gördü ve gülmeye başladı. Birden bire bir yıldırım çaktı Viona’nın zihninde. Babam, diye düşündü. Onu bırakıp bu ucu bucağı olmayan, ıssız ve hiçliğin hüküm sürdüğü ölü topraklara geldim... Hemen yanına dönmeliyim.

Ayağa kalktı. “Babam...” dedi, “Onun yanına dönmem lazım. O hasta ve...”

Kızıl kadın sözünü kesti,

“Ölmek üzere,” dedi. Viona’nın küt küt atan heyecanlı ve sarhoş kalbi birden hüzünle doldu.

“Evet,” diye cevapladı yavaşça. Bukleleri gözlerinin önüne düşmüştü ve mavi mintanından göğsünün titrediği belli oluyordu.

“Her keder bir gün mutluluğa dönüşür.” dedi kızıl kadın. Ayağa kalktı ve Viona’nın elini tuttu.

“Ve her mutluluk bir gün can sıkıntısına dönüşür.”

Viona dönüp, onun daha önce fark etmediği kızıl gözlerine baktı. Hiç böyle kadim ve karşı konulamaz gözlerle karşı karşıya gelmemişti. Bu gözlerde ölümün ve geçiciliğin esamesi okunmuyordu. Gençlik ve güç pınarlarında yıkanmış, yaşlı dünyanın efendilerine meydan okuyan sert gözlerdi bunlar.

“Ne demek istiyorsun,” diye sordu Viona.

“Ölümden korktuğun ve nefret ettiğin için buradasın.” Kızıl kadın, oturması için eliyle işaret etti. Viona yine itaat etti ve ateşin başına çöktü.

“Sence yok olmak, bilincin ve düşüncenin son bulması, solucanlar ve böcekler tarafından tamamen çürüyene dek yenmek, hepimizin kaçması gereken bir şey midir?”

Viona, “Evet!” diye haykırdı. “Ben... Ben ölmek istemiyorum. Babamın da ölmesini istemiyorum.” Durdu, gözlerinin önüne düşen parlak saçlarına baktı. Gencecik ve güçlü ellerine baktı. Biçimli ve güzel vücudunu süzdü. “Ben... Yaşamak istiyorum!” Diye bağırdı. Aslında bu bir itiraftı. Yaşamın salt gerçeğine, bitip tükenmişliğe, çürümeye, yaşlılığa ve geçiciliğe bir isyandı.

“Yıldızların bile teker teker ölüp gittiği şu zavallı kainatta... Ölümün kaçınılabilecek bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?”

Viona bu sözler karşısında umutsuzluğa kapıldı. Ruhu kederle doldu ve gözlerinden yaşlar boşaldı. Yapılabilecek bir şey yoktu. Ama sorulması gereken soru şuydu: Yapılabilecek bir şey olmalı mıydı?

Kızıl kadın pürüzsüz ve asil elleriyle Viona’nın yanaklarını göz yaşlarından temizledi.

“Bundan, tam üç yüz on dokuz yıl önce ben de senin gibi düşünüyordum.”

Viona birden irkildi. Alay mı ediyordu karşısındaki kadın? Üç yüz on dokuz yıl! İçine kaç insan ömrünü sığdırabilirdi bu süre?

Kadın, Viona’nın donuk bakışlarına aldırmadan devam etti.

“Uçsuz bucaksız çıplak arazilerde bir avare gibi dolaştım durdum. Geceleyin yıldızları seyrettim. Onlar gibi kayıtsız ve neşeli, uzun ömürlü olmayı diledim. Lakin kader beni bambaşka bir şeyle sınadı. Bir kadın... Nihayetsiz çölün ortasında bir kadına rastladım. Bana bir teklif sundu...”

Durdu, gözleri yüzyıllar öncesinin unutulmuş anılarına takılmış gibiydi. Öylece bekledi, sessizce ve tebessümle.

“Şimdi... Burada... Ben de sana bir teklif sunacağım. Lakin teklifim kayıtsız şartsız, karşılıksız olmayacak. Bana, kendi öz var oluşunu, ölümle kutsanmış ruhunu vereceksin.”

Viona’nın içinde binbir kuruntu, binbir uğursuzluk, binbir tuhaflık dönüp durmaktaydı. Sarhoşluğu, kendini bir mecnun mu etmişti yoksa?

“Peki, ben ne alacağım?” diye sordu alay edercesine.

Kızıl saçlı, kızıl gözlü, ihtişamlı kadın göz bile kırpmadan cevap verdi.

“Ölümsüz olacaksın. Ayrıca baban da iyileşecek. Karşılığında istediğim şey ölümlü hayatın ve... bir öpücük.”

Viona kafasını salladı, kendini çimdikledi, elindeki kadehi fırlatıp kırdı. Bir öpücük! Bana ölümsüzlük vermek için yalnızca bir öpücük mü istiyor, diye düşündü. Ayrıca ölümlü hayatım... Kim böyle adil olmayan ve son derece gereksiz bir pazarlık yapar ki? Zihninde son kalan mantık kırıntısını da kullanarak bir soru sordu Viona.

“Kendi ölümsüzlüğünü benim fani hayatımla takas etmek istiyorsun... Doğru mu?”

Kızıl kadının yanakları kızardı, dudakları gerildi ve büyük bir hazla gülümsedi.

“Bu... Bir lanet Viona. Yalnızca kadınlara bulaşıyor ve onu sadece... sadece bir öpücükle başkasına geçirebilirsin.”

Viona’nın zihninde şimşekler çakıyor, ruhu soru işaretleriyle doluyordu. Adını söylemiş miydi ona? Ayrıca... Bir lanet de ne demek? Ebedi hayat, nasıl bir lanet olabilirdi ki? Burada... Tekinsiz mağarada, babasından çok uzakta, bu kadınla yapacağı bir anlaşma ona ne kaybettirirdi ki? Bir öpücük! Ölümsüz yaşam için yalnızca bu mu gerekliydi? İkisi de ayağa kalktı, ateşin çıtırtıları kesilmişti, sarkıtlardan damlayan sular havada asılı duruyordu. Var oluş, aralarındaki iki adımlık boşluğa sıkışıp kalmıştı. Viona kadının elini tuttu, belini kavradı ve tüm gücüyle kendine çekti. Biraz evvel soğuktan morarmış olan dudaklarını kızıl kadının dudaklarına bastırdı. Alevler birden bire harlandı ve mağaranın ortasında belirsiz parlamalar oluşmaya başladı. Viona kendini geri çekemiyordu, sanki... kısacık hayatı boyunca beklediği anı yaşıyordu. Parlamaların ortasında, aralarında süzülen bir müzik vardı. Kalbi ve ruhu dinginleştiren, doğanın, sonsuzluğun içinde yankılanan müzikti bu. Teması, yaşamdı...

***

“Adım Josephine.”

Bu cümle Viona’nın aklında tekrarlanıp duruyordu ve en son duyduğu, hatırladığı şey buydu. Gözlerini zorlukla açtı, önüne düşen kestane rengi bukleleri eliyle kaldırdı. Babası ocağa odun atıyor, bir yandan yemek ve çay pişiriyordu. Kızının gözlerini açtığını görür görmez büyük bir şefkatle üzerine atıldı,

“Yavrucuğum! İyi misin?” Saçlarını okşuyor, gencecik yanaklarını öpüyordu.

Viona irkildi. Hemen ayağa kalktı.

“Asıl sen iyi misin baba?”

Babasının gözleri yaşam halesiyle çevriliydi. Vücudu güç ve enerjiyle dolu görünüyordu.

“Dün geceden beri kendimi çok iyi hissediyorum...” Durdu, aklını zorluyor, bir şeyi hatırlamaya çalışıyor gibiydi.

“Çok tuhaf, en son ne zaman iyi hissettiğimi hatırlayamıyorum.”

Viona kahkahalarla babasına sarıldı. İşe yaramıştı! Yalnızca bir öpücük karşılığında, babası şifa bulmuş, hayatın merhametsiz kucağına yeniden atılmıştı. Kendisini her zaman olduğundan daha güçlü, daha genç ve daha güzel hissediyordu. Ellerine baktı, bu ellerin yapamayacağı, yaratamayacağı şey yok, diye düşündü. Birden bire kendi kibrine, tamahkârlığına şaşırdı. Bu duygular da nereden gelmekteydi? Kendisinin ve babasının sağlıklı oluşuna şükretti, yüreği sevinçle doluyordu. Tüm bunlar için teşekkür etmesi gerektiğini düşündü, ama kime? Josephine! Adı buydu. Onu bulmalıyım, diye düşündü. Lakin, o tuhaf mağarayı tekrar bulabilmek, ormanın derinliklerinde yeniden aynı patikayı keşfetmek pek külfetti. Hem onun orada olduğu ne malumdu? Aklını bu kuruntulardan temizledi ve parlak istikbalini düşünmeye başladı.

Günler hızlı geçiyordu. Her gece bir öncekinden daha kısaydı. Derken aylar birbirini kovalamaya başladı, yıllar geldi ve geçti. Viona her aynaya bakışında aynı manzarayla karşılaşıyordu. Hiçbir kırışıklık ve yaşlılık belirtisinden eser yoktu. Hatta her geçen günde kendini daha güçlü ve genç hissediyordu. Lakin babası... O yaşlıydı ve zaman onu yıpratıyordu. Kendisi yılların geçmesine rağmen genç, sağlıklı, güzelken ve hiçbir değişime uğramazken, babasının yavaş yavaş yaşlanmasını seyretmek, uzun süredir sevinçle dolu olan kalbini kedere boğuyordu. Birden bire, uzun zaman önce o kızıl saçlı kadının... Josephine'nin söylediği cümleyi hatırladı.

“Ve her mutluluk bir gün can sıkıntısına dönüşür.”

Yüreğindeki sevinç, hızla can sıkıntısına dönüşüyor, görünüşü genç ve tazeyken ruhu alev alev yanan acılara boğuluyordu. Yıllar hızla geçmeye devam ederken, bir gece babası ansızın fenalaştı. Ateşler içinde yanıyordu. Derken sabaha karşı, kaskatı kesildi ve tek sözcük edemeden öldü. Viona’nın zamanla katılaşan ve acıya karşı alışkanlık kazanan kalbi bu kederi de kaldırabilirdi elbet. Zaman onu daha güçlü kılıyordu, ancak daha mutlu değil. Yıllar yine çok hızlı geçmeye devam etmekte, yeryüzü her gece ve her gün yeniden doğmaktaydı. Ağaçlar çürüyüp ölüyordu, evler yıkılıyor ve yenileri yapılıyordu, savaşlar çıkıyor, binlerce insan ölüyordu ancak Viona hep aynıydı. Zamanla bu değişmezlik ve gençlik ruhunda yanıp tutuşan bir öfkeye dönüştü. Yaşlanıp ölebilen insanlara karşı bir haset beslemeye başladı. Meskenini terk edip farklı diyarlara yolculuk etti. Bir kez, kendisinden tam yirmi üç yaş küçük bir yiğide kalbini kaptırdı. Bu devasa yaş farkının bir önemi yoktu zira ikisi de aynı görünüyordu. Hatta Viona, delikanlıdan bile daha genç görünmekteydi. Lakin yine de birbirlerini sevdiler. Soğuk gecelerde, çetin karakışlarda, sıcacık ve gökyüzünün pırıl pırıl olduğu yaz günlerinde beraber oldular ve Viona, mutluluğun yalnızca sevgide yattığını, ancak bu şekilde huzur bulabileceğini düşündü. Ama yine unutmuştu, zamanın öfkesini, çürüten gücünü, merhametsiz düşmanlığını...

Genç delikanlı civarda seyrek görülen bir hummaya yakalandı ve korkunç acılar içinde, Viona’nın kucaklarında can verdi. Yıllar önce, Josephine’nin dediğine göre bu lanet yalnızca kadınlara bulaşıyordu ve buna rağmen genci ne kadar öperse öpsün hiçbir faydası olmamıştı. O anda, ruhunda patlamayı bekleyen canavar serbest kaldı ve bir daha asla... asla bir insanı sevmeyeceğine, kalbinde yalnızca nefretin yer alacağına dair bir kehanette bulundu. Viona’nın sözleri sert ve kendinden emindi. Var oluşun bu tuhaf talihine bir isyan saklıydı kehanetinde. Kendisine ait bir avuç eşyayla, Josephine ile karşılaştığı ormanı, o mücessem mağarayı aramaya koyuldu. Lakin çabaları sonuçsuz kaldı. Adı Josephine olan, kızıl saçlı, kızıl bakışlı o kadını hiç kimse... ama hiç kimse görüp duymamıştı. Yıllar, durdurulamaz çağlayanlar gibi akıp geçiyordu ve Viona, yetmiş dokuz yaşına bastığında, hala kışın açan çiçekler kadar narin ve güzel görünüyordu. Arada sırada, acaba sadece uzun ömürlü olmakla mı lanetlendim, diye düşünüyordu. Ölümsüzlük denen şeyi kim ölçebilirdi ki? Üç yüz on dokuz yaşında olan Josephine’nin hemen o gecenin ertesi sabahı ölmediği ne malumdu? Ayrıca pasparlak, kestane rengi buklelerinin arasında bir tane dahi olsa beyaz tellerin çıkmaya başlamadığını bilemezdi. Kim ölçebilirdi sonsuz yaşamı? İnsan dillerinin hiçbirinde tanımı dahi yapılmamış “sonsuzluk” mefhumunun kendi yakasına yapışmış olduğunu nereden bilebilirdi? Her şeyin bir sonu vardır, diye düşündü Viona. Olmalıydı, olmak zorundaydı. Ancak gençliğinde, bu tür düşünceleri nasıl da lanetlerdi! Yaşlılığa, ölüme ve mezarlara nasıl tiksintiyle bakardı! Şimdi ise... bitip tükenmez yılların, dağlar kadar ağır can sıkıntısının altında bir böcek gibi eziliyordu. Keşfetmediği orman, gezip görmediği kent, aşmadığı dağ kalmadı, lakin Josephine isimli o kızıl kadından, şehvet, tamahkârlık ve güç fışkıran gözlerinden eser yoktu. Kimi zaman bir uçurumun dibinde, yüzlerce metre boşluğa gözleri dalar oldu Viona’nın. Bazen bir gölün yakınından geçerken suların içine bakar, orada öylece kalıp dururdu. Merhametsiz zaman, rüzgar gibi uçup geçerken, Viona’nın zihni ebedi karanlıkla dolmaya başladı. Hiç kimseyi sevemezdi, biri onu sevecek olsa dahi, o sevgi bir gün çürüyüp gidecek, uçsuz bucaksız toprağa karışacaktı.

Nefretini ise hak eden şey çok... çok fazlaydı. İnsanoğlunun aç gözlülüğünü, iki yüzlülüğünü ve “iyilik” adı altında bir başkasına nasıl da zulmettiğini uzaktan uzaktan tiksintiyle izliyor, bir taraftan da “benim onlardan ne farkım var,” diye iç geçiriyordu. Kendini bir uğraşa, mesleğe ve akılcı işlere vermeye çalışıyor, lakin can sıkıntısının, yalnızlığın... yapayalnızlığın pençesinden kurtulamıyordu. Hiçliğin baskısıydı bu. Ölümün karanlık bir mahiyete sahip olduğunu düşünüp dururdu Viona gençliğinde. Ancak şimdi anlıyordu ki, asıl karanlık insan yaşamının tam ortasında, yani var olmakta, sadece var olmakta ve hiçbir şey yapmamakta gizliydi. Şimdi, Josephine tam karşısında dursa, ona aynı teklifi sunsa... yine aynı kararı verip vermeyeceğini düşündü. Yine o şehvetli, davetkâr, karşı konulamaz dudaklara teslim olup olmayacağını düşündü. Ancak artık zaman, kaldıramadığı bir yük olup çıkmıştı. Tırmandığı dağların sarp uçurumlarında, derinlere gözleri dalıp gidiyordu. Bir adım gerekliydi... yalnızca bir adım. Cehenneme mi, cennete mi, yoksa isimsiz boşluğa mı? Sivri kayalıkların tepelerinden vahşice kükreyen denize bakıyordu. Bir adım... Kalbinde yanan ateş, söneli çok olmuştu. Uçsuz bucaksız denizin derinliklerine bakıyor, bu sularda huzur var, diye düşünüyordu. Koca ağaçların kalın dallarına bakıyor, bana bir halat gerek, diye düşünüyordu. Ancak onu asıl kendine çeken şey nihayetsiz uçurumlardı. Sarp kayalıkların, keskin ağızlı köşelerinde saklıydı sessizlik ve huzur. Çıplak bedenini yalayıp geçen rüzgarı dinliyordu. “Bir adım... Yalnızca bir adım.”

“Bana, kendi öz var oluşunu, ölümle kutsanmış ruhunu vereceksin.”